Büyük Ayetullah, Muhammed Taki Behçeti'nin(r.a) Dilininden Ahlak Düsturları Allah’ın adıyla… Her kes biliyor ki Celil Allah’ın rızalığı -zatı itibariyle gani ve kulların imanına ve imanın gereçlerine ihtiyacı olmamasına rağmen- bu şeylerdedir: Kullar, devamlı olarak Ona yakınlık makamında olmalıdır. Öyleyse bilmeliyiz ki kulların Mebde-i Eltaf’ın (Lütufların Mebdesi) yakınlığına olan ihtiyacı ve yakınlığın devamına olan haceti, Onun yâdı ve yâdının idamesindedir. Öyleyse bilmeliyiz ki Onun yâdıyla meşgul olmanın derecesi, Ona yakınlığın bize olan faydasına dönüşecektir. Ona itaat ve hizmet, her ne kadar çaba sarf edilirse o derece Ona yakın olacağız ve yakınlığından faydalanacağız. Bizimle Selman’ı Farisi’nin (r.a) arasındaki fark, itaat ve Onun yâdı ki bizim yakınlık derecemize göre olacaktır. Dünyada imtihanımız olan amellerle karşılaşmamızın her biri Allah’ın rızasına şamildir ve bunlar Ona itaat, hizmet ve ibadet sayılmaktadır. Öyleyse bilmeliyiz ki amacımız ömür boyunca Allah’ın yâdı, itaati ve ibadetiyle meşgul olmaktır. Böylelikle kendimiz için en son derece olan yakınlık derecesine yetişelim. Bazılarının yüce makamlara eriştiğini ama kendimizin gereksiz şeylerden ötürü geri kaldığımızı gördüğümüzde pişman oluruz. Allah’ın adıyla… Âlimle cahilin arasındaki fark, hadiselerin marifeti ve onlara marifetin olmamasıdır; onların akıbet menzillerinin farkı, onların ilmi mertebelerinin farkı kadardır ilk etapta. Eğer muharriki (etken ve sebebi) ve hareket edicilerin (mahlûkların) düzenini tanırsak, tedbirin güzelliğini ve muharrikin hikmetini bilirsek, tüm dikkat ve teveccühümüzün Onun tekvin ve teşri’i iradesinde olduğunu görürüz. Tanıyana ne mutlu, gerçi en üstün şehit olsa bile; tanımayana yazıklar olsun, gerçi zamanın firavunu olsa bile. Bu hareketlerin sonunda, cahil der ki: “Keşke yaratılmasaydım.” Alim de şöyle der: “Keşke yetmiş defa maksada doğru hareket etsem ve sonra tekrar geri dönüp, hareket etsem ve hak yolunda şehit olsam.” Sakın ha yaşantımızdan pişman bir şekilde (ahirete) geri dönmeyelim; açık ve net bir biçimde diyorum ki: örneğin: Eğer bir kimsenin ömrünün yarısı hakiki nimet vericinin yâdı sıra olsa ve öteki diğer yarısı gaflet içinde olsa, yaşantısının yarısı onun hayatından ve diğer yarısı ise onun ölümünden sayılır. Allah’ı tanıyan, Allah’a tabi ve muti olur. İşi gücü Onunla birlikte olmak olur. Onun rızası olan bildiği şeylere amel eder ve bilmediği şeylerde ise onu öğrenene kadar tevakkuf eder. Bilgi edinirse ona amel eder veya tevakkuf eder. Amelleri delil üzerine, tevakkuf ve duruşu ise delil olmadığı yerlerdedir. Acaba, Allah’a itaat etme silahına sahip olmadan tehlikelerle dolu geçiş yolundan kafilemizin salim bir şekilde maksada ulaşması mümkün olur mu? Acaba yaratıcıdan kaynaklanan varlığımızın, Onun dışındakilerden güç alması mümkün müdür? Öyleyse faydalı olan güç kalıcı değildir, sadece ilahileşenler için. Ve hiç bir zaaf yoktur sadece onların dışındakiler için. Eğer bu merhalede yakin sahibi olursak, bu sıfat ve hallerin pratiğe dökülmesi için bilmeliyiz ki başından sonuna kadar ki bu hareket, batıl iddiaların muharrikiyle muhaliftir. Eğer bunlara itina etmezsek Yüce Mebde’in rızalığının saadetinde ittisal kâfidir: Salikin en üstün azığı azim ve iradedir. Allah’ın adıyla… Herkes “Risale-i Ameliye” (tevzihul mesail) alıp, okumalı ve anlamalı. Ona göre amellerini tatbik etmelidir. Haramı ve helali onunla teşhis etmelidir. Sonra “ne yapıp ne yapmayacağımızı bilmiyoruz” demesin. İtikadınızın olduğu kimselerin amellerine bakın, yaptıkları şeyleri ihtiyar üzere yapın ve yapmadıkları şeyleri ihtiyar üzere yapmayın. Bu yüce maksatlara ulaşmanın en üstün yollarındandır. Her gün Kur’an tilavet etmek, zaman ve mekânlarına uygun, namaz takibatlarında ve onun dışındaki yerlerde dua okumak, cami ve önemli ziyaret yerlerine aşırı gidip gelmeler, ulema ve Salihleri ziyaret edip onlarla oturup kalkmaların hepsinde Allah ve Resulünün rızalığı vardır ve gün be gün ibadet, tilavet ve ziyarete basiret ve ünsiyet arttırarak devam etmek gerekir. Gaflet ehliyle oturup kalkmalar, kalbin katılaşıp kararmasına ve ibadet ve ziyaretten ürküp kaçınmasına sebep olur. Bundan dolayı iman zaafı olanlarla –zaruret dışında ve onların hidayeti haricinde- oturup kalkmalar insanın güzel melekelerinin elinden alınmasına sebep olur ve hatta onların kötü ve fasit ahlakını alır. Amel ve itikatta günahları terk etmek insanı kendisinin dışındakilerden ihtiyaçsız kılar. Yani başkaları ona muhtaç olur ve o başkalarına muhtaç olmaz, hatta o güzelliklerin yaratıcısı kötülüklerin gidericisi olur. |