Murtaza Mutahhari
İman babında genellikle iki konu dikkati çekmektedir: Biri şu; iman ve dinî inanç nerden kaynaklanıyor? Beşeri, iman ve dine doğru sevk eden öğe nedir? Acaba bu öğe dâhili midir? Yoksa harici midir? Yani beşerin fıtratından mı kaynaklanıyor? Yoksa bir takım dış etkenler mi beşeri bu yöne sevk ediyor? Ve bu duyguda ne kadar gerçek payı vardır? Diğeri ise; din ve imanın etkileri ve yararlarıdır. Bunların her biri başlı başına bir konu olup ilginç ve dikkate değerdir.
SERMAYE VEYA YÜK
Bu günkü bahsimiz, iman ve dinin (dinî inancın) nasıl bir etkiye sahip olabileceği konusudur. Bir kişi hem gerçek inançlı bir mümin oluyorken hem de imansız ve dinsiz olabiliyor. Söz konusu edilmesi gereken şudur: acaba iman ve dinî inanç önemli bir varlık mıdır? Ki, beşer onu kaybedince yaşamında önemli bir sermaye kaybetmiş oluyor? Yoksa onu bağımlı kılan bir yük müdür? Onu kaybedince hiç bir şey değişmeyeceği bir yana yükü sırtından atınca hafiflemiş mi olur?
Çağımızın büyük yazar ve düşünürlerinden olan dünyaca ünlü Tolstoy diyor ki : «İman, insanın onunla yaşadığı bir şeydir». Demek istiyor ki, İman yaşamın en değerli sermayesidir. İnsan onu kaybedince yaşamının en değerli varlığını kaybetmiş olur.
Birçok şey yaşama sermayesi olabilir. Sağlık bir yaşam sermayesidir. Aynı şekilde; güvenlik, servet, ilim, marifet, sosyal adalet eş ve çocuklar, samimi ve lâyık dostlar, iyi bir eğitim, ruh sağlığı bunların hepsi yaşamın değerli birer sermayesi sayılmaktadır. Bunlardan her birinin olmayışı bir nevi bedbahtlık sayılır.
İman bu sermayelerden biri belki de en üstünüdür. Kur'ân-ı Kerîm bu konuda şöyle buyurmaktadır : «Ey insanlar size acı veren işkencelerden kurtarabilecek bir ticarete doğru yol göstereyim mi; Allah'a ve Peygamberine iman ediniz.»
Gördüğünüz gibi Kur'ân-ı Kerîm Allah'a ve Peygamberine imam ticaret ve kazanç olarak zikretmiştir.
Evvela şu konuyu söylemek gerekiyor ki, beşer maddiyatı maneviyattan önce tanımaktadır. Bunun sırrı ise çok açıktır. Mesela; servet bir yaşam sermayesidir. Onu herkes çabucak tanıyor ve değerini anlıyor. Belki de ona değerinden daha çok önem veriyor. Hırs ve tamahla sarılıyor, sonuçta da topluma baş ağrısı icat ediyor.
Diğer taraftan güzel ahlâk, doğru eğitim, iyi terbiye görmek de bir yaşam sermayesi olup saadet, gelişme ve kemale ermeğe vesile olur. Ancak etkisi servetten daha üstündür. Fakat beşer onu geç tanır ve değerini geç anlar. İnsan ya doğal olarak çok akıllı ve uyanık olmalıdır ki, güzel ahlâk ve üstün eğitimin önem ve değerini anlayabilsin. Veya birisi tarafından bunların önemi ve değeri ona öğretilmeli, Öğretmenleri ve büyüklerinden duymalıdır. Hz. Ali (A.S.) gibi ki; «güzel ahlâk en iyi dosttur» veya «nice azizler var ki, kötü ahlâk onları rezil etmiş ve nice zeliller var ki güzel ahlâk onları aziz kılmış», buyuruyor.
İman da böyledir. Nice insanlar var ki, bu büyük değerden yararlanmış ve bunun sayesinde iyi bir yaşam sürdürmekteler. Cinsî ve ruhî sağlığını, ömrünün uzunluğunu bu imana borçludur. Birçok kişide bunun tam tersidir. Bir ömrü eziyet, korku ve endişe ile geçirmiş, cismi ve ruhî sağlığı kaybetmiş, çabuk yaşlanmış ve yenilgiye uğramışlardır. Bütün bunların sebebi yaşam sermayelerinden önemli birine sahip olmamalarıdır. Bu konu ancak iman ve etkilerini dikkate almakla incelenebilir.
AHLÂK DESTEĞİ
İmanın ilk etkisi ahlâka destek oluşudur. Yani, yaşamın büyük bir sermayesi olan ahlâk, iman olmadan sağlam bir temele sahip olmamaktadır. Tüm ahlâkî ilkelerin mantığı, temel yapısı ve bütün maneviyatın başı dini inanç ve Allah'a imandır. Keramet, şerafet, takva, iffet, emanet, doğruluk, fedakârlık, ihsan, insanlarla barış içinde olmak, adalet taraftarlığı, insan hakları savunuculuğu beşeri fazilet sayılan ve bütün milletlerin takdis ettiği her şey iman ilkelerine dayanmaktadır. Çünkü bunların hepsi çıkarcılık ilkesine ters düşmektedir. Her birisi bir takım maddî mahrumiyet gerektirir. İnsanın maddî bir mahrumiyete rıza göstermesi için bir nedeni olmalıdır. Bu da maneviyatın değerini anladığı, zevkini tattığı zaman mümkün olur. Her manevî düşüncenin temelinde Allah'a iman yatmaktadır. Allah'a imanın en az etkisi mümin bir insanın; iyi işlerin, güzel ahlâkın, Allah indinde zayi olmayacağından emin olmasıdır.
Gerçekten beşer önünde iki yoldan fazlası bulunmamaktadır. Ya çıkarcı ve egoist olmalı hiç bir mahrumiyete teslim olmamalı veya Allah'a inanmalı ve ahlâk diye tahammül ettiği mahrumiyetleri mahrumiyet saymamalıdır. «İnsaniyet, iyilik İlâhi takva ve rıza üzeri ne kurulmamışsa tehlikeli bir uçurumda sayılır.» İşini Allah rızası ve takva üzerine kuran bir kimse mi daha iyidir yoksa işini uçurumun kenarında kuran mı?» Ahlâkî dayanağı Allah'tan başkası olan kimse, uçuruma doğru adam atan bir insan gibidir. «Allah'tan başka veliler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi.» (Ankebut:4) Bu ayet şunu anlatmak istiyor: Allah'tan başka dayanak edinilmemelidir. Allah'tan başka dayanak olabilir. Ama temelsiz ve çürük olur. Bazı kişileri geçici olarak bazı telkin ve taklitlerle fedakâr biri olarak yetiştirmek de mümkündür. Ama bu bir çeşit aldatmaca olur. Herkesi her zaman sağlam olmayan yoldan götürmek mümkün olmaz. Bütün kâinatın başlangıç noktası zatî akdes olduğu gibi Allah'a iman da bütün maneviyatın, ahlâki faziletlerin başlangıcıdır. Allah'a inanmadan edinilen maneviyat teminatı olmayan banknotlar gibidir, değersiz kâğıttan başka bir şey değildir.
Kur'ân-ı Kerîmde buyuruyor ki , «Allah, temiz sözü (temiz inancı), kökü yerde, dalları havaya kalkmış, Allah'ın izniyle sürekli meyve veren sağlam bir ağaca benzetmektedir. Allah, halka misaller getirir, belki anlarlardiye.»
Bu emsale göre, eğer insaniyet ağacı meyve veren bir ağaç olmak istiyorsa, tevhid ve iman köküne sahip olmalıdır.
Daha sonra başka bir misal daha zikrederek buyuruyor ki : «Habis (temiz olmayan) söz (batıl inanç) kökü yerde olmayan sebatsız bir ağaç gibidir.» Başka bir ayette de , «Allah İman ehlini, inananlar daima hak ve doğru söz üzerine, sabit, yerleşik ve sarsılmaz bir halde korur, hem dünyada ve hem de ahirette.»
Yine imansızlık hakkında şöyle buyuruyor : «Dini yalanlayan, öksüze acımayıp kovan, yoksulları doyurmayan, diğerlerini de yoksullara yardıma çağırmayan kimseyi gördün mü?» (Maun: 1-3) Demek istiyor ki; dine sırt çeviren bütün faziletlere sırt çevirmiştir. İnsan mantığının temeli olan iman ve dinî duyguyu kaybeden, insanî duyguları da kaybetmiş olur.
Manevi işler mutlaka bir takım mahrumiyetlere katlanmayı gerektiriyor. Doğru ve gerçek bir neden olmadan beşer mahrumiyete tahammül etmez. Maddî düşüncenin en doğal ürünü maddî ahlâk, yani; çıkarcılık ve egoistliktir.
«Adalet ayrıca ayakta tutun, Allah için tanıklık yapın, başka düşüncelerle değil, her ne kadar kendiniz, baba, ana ve yakınlarınızın aleyhine olsa bile». (Nisa: 135) Veya «Allah için kıyam edin, adalet üzere tanıklık edin, sakın ola ki bir kavme karşı düşmanlığınız (dinî bile olsa) hak ve adaletten sapmanıza sebep olmasın, her halükarda adaletli olun ki; adalet takvaya daha yakındır.» (Maide: 8) Emirleri, sadece din tarafından verilen ve sadece din tarafından uygulanabilen emirlerdir.
Demek ki; ahlâk, sosyal adalet, sosyal güvenlik, insaniyet bütün sermayeleri kazanmak ve korumak için iman adında başka bir sermayeye daha ihtiyaç duyuyor.
Hz. Ali (A.S.) buyuruyor ki; Hayırlı sıfatlardan birine sahip olan bir kimsenin diğer sıfatlarına tahammül gösterir affederim, ancak iki sıfatını affetmeni. Biri akılsızlık, diğeri imansızlıktır. «Din iman olmayan yerde güven de kalmamıştır. İmansız bir adama hiç bir şey itimat edilemez. İtimat ve güven olmazsa sağlıklı yaşam da olmaz. Daima endişe korku, ızdırap ve perişanlık olur. İnsan, sürekli dostları tarafından ihanete uğramaması için dikkat kesilmelidir. Akıl olmayan yerde hayat ve yaşama olmaz, ölüm olur, insan öyle bir yerde yaşayan ölü olur.»
Genel olarak ahlâki sıfatlarda, beşeri tamamen koruyabilecek takva ve iffet istiyoruz. Güçlü ve kuvvetli iken elinin altındaki güçsüzlere karşı adalet, zorbaya karşı yiğitlik ve cesaret, dayanıklılık ve doğruluk, başkalarına değil kendine güven istiyoruz. Vefa, samimiyet ve sevgi istiyoruz. Bütün bunlar iman ışığında elde edilebilir.
RUH VE VÜCUT SAĞLIĞI
İmanın diğer bir etkisi de ruh ve cisim sağlığıdır. Hz. Ali (A.S.) takva ile ilgili olarak «Ruhsal ve fiziksel hastalıkların ilacıdır» diyor. Elbette ki iman bir iğne, ilaç, hap değildir. Ruh ve vücut sağlığında; insan, imanlı bir kişinin ruhî bir güven, sağlam bir sinir ve kalbe sahip olduğunu bildiği vakit etkisini gösterir. Ne yiyip ne içeceğini düşünmez, başkalarını kıskanarak haset ateşi ile tutuşmaz. Hırs ve tamah ateşi yüreğini kaplamaz. Sinirsel hastalıklar onu mide ve bağırsak hastalıklarına yakalatmaz. Aşırı şehvet onu güçsüz kılmaz, ömrü daha uzun olur.
Ruh ve sinir sağlığı daha çok imana bağlıdır. Ruhsal hastalıkların her gün biraz daha artması ve hastaneleri doldurması günümüzde sosyal sorunların başında gelmektedir. İstatistikler göstermektedir ki, bu tür hastalıklara yakalananların çoğunluğunu imandan nasibini almayan sınıf teşkil etmektedir. Bu ruhsal hastalıkların kaynağı sosyal mahrumiyetlerdir. İman ilk müdahale ilacı hükmündedir. İman, her türlü mahrumiyete teslim
olup rıza göstermek demek değildir. Şu demektir ki; imanı olan kimseyi mahrumiyet sarsmaz.
ÇEVREYE UYUM SAĞLAMAK
İmanın diğer bir etkisi de toplum fertleri arasında uyum sağlamaktır. Biyolojinin belli başlı ilkelerinden biri de, bir varlığın yaşamını sürdürmesinin ilk şartı yaşayacağı ortam şartlarının o varlığın özel yapısı ile uyum içinde olmasıdır. Eğer uyum sağlamıyorsa, yaşamını sürdürebilmek için bulunduğu, ortama uyum sağlayabilecek değişiklik icat etmelidir. Ama ortama uyabilecek bir değişiklik icad etmezse o varlık yok olmaya mahkûmdur.
Beşer de doğal yaşam noktası açısından ayna durumdadır. Eğer uygun olmayan bir ortamda bulunuyorsa, buyandan iç organları onu ortama uydurabilmek için çalışmalarını sürdürürken, diğer yandan da kendisi kendi yaratıcılığı ile tabiat ve ortam unsurları ile mücadele ederek onları kendisine uydurmaya çalışır.
İnsanın doğal ortamdan başka sosyal ortamı da vardır. Bu ortamla da uyum sağlamalıdır. Sosyal unsurlar; Çeşitli sıfatlardaki toplum fertleri, davranışları, bu toplumda hüküm süren kanun kural ve geleneklerden ibarettir. İnsanın toplumsal bir ortamda yaşayabilmesinin şartları ise şahsi istekler ve gereksinimlerden ibarettir. Bu ikisi birbirine uymalı. Gerek toplum gerekse fert uyum sağlamalıdır. Toplumun uyumu, camianın çıkarlarını koruması ve camia çıkarları çerçevesinde dönmesidir. Ferdin uyumu ise toplumun çıkarlarına rıza göstererek şahsi isteklerinden vazgeçmesidir. Birinci aşamada fert ile toplum arasında tabii olarak hiç bir uyum mevcut değildir. Çünkü çeşitli insanlardan oluşan toplumda her ferdin değişik görüş ve istekleri vardır, diğer fertlerin görüş ve isteğine ters olarak, aralarında uyumsuzluk ve tezat vardır. Her iki tarafta aynı istek olmalı ki uyum sağlanabilsin. Din bu uyumun asıl sağlayıcısıdır. Zira din topluma adalet, ferde ise rıza ve teslimiyet bahşediyor.
RIZA VE TESLİMİYETİN ANLAMI
Rıza konusu geçince bazıları, ferdin, toplumun kendisine vereceğine rıza göstererek kanaat etmesi iyi değildir, donukluk ve hareketsizlik nedenidir, oysa göstermemek hareketlilik kazandırır, diyebilirler.
Arz edeyim: Rıza göstermek iki kısımdır; Birisi şu ki, fert kendi hakkına razı olmalı, istenen de budur. Hiç kimse her şey benim olmalı dememelidir. Kendi hakkına razı olmalıdır. İkincisi ise; zulüm ve haksızlığa rıza göstermektir, işte bundandır ki, isyan edip rıza göstermemek kemale erişmenin bir gereği sayılır. Dinî açıdan bu konularda rıza göstermek sadece sevilmeyen bir şey olmayıp günahtır da.
NEFSE TASALLUT
İmanın diğer bir özelliği de tam anlamıyla nefse hâkim olmaktır. Nefse hâkim olmanın dinî bir anlam taşıdığı, din olmazsa nefse hâkim olanın da gerekmeyeceği şeklinde düşünülmemelidir. Bu batıl bir düşüncedir. Nefse hâkim olmak, adalet ve doğruluk gibi ahlâki mefhumlardır. Dine inanmayan bile bunları inkâr edemez. Bunlar dinin füruatı değil ve din bunları icat etmemiştir. Belki, din bunları daha iyi bir şekilde uygulamaya koymuştur.
Çağımızın ünlü düşünürlerinden biri diyor ki; İnsanın önünde üç düşmanı var ve üç cephede savaşmaktadır; tabiat cephesi, diğer fertler cephesi, dahili ve nefsi cephe.
Birinci aşamada bir noktaya kadar başarılı olmuştur. Soğuk, sıcak, hastalıklar ve belalara karşı korunmada başarılı olmuştu. Her ne kadar deprem ve kanser gibi belalara karşı başarılı olmamışsa bile diğer fertlerle mücadele devam etmektedir. Hepsinden önemlisi nefisle mücadeledir. Herkes kendi içinde bir takım geçimsizlikle karşı karşıyadır.
Yüce peygamberimizden naklolunan ünlü; «Küçük cihadı başarıyla ifa edip büyük cihadı üstlenenlere merhaba» hadisi şerifi bunu ifade etmektedir. Ancak insanı nefsine musallat kılarak onu kontrol altına aldırabilen tek şey iman ve dindir.
Ünlü şair Şeyh Sadi diyor ki: Bir yaşlıya sordum; «Düşmanların arasında en tehlikelisi iki omuzun arasında karar kılan nefsindir» hadisinden ne anlıyorsun? Ne verirsen ver sana karşı çıkan doymak bilmeyen nefsi anlıyorum diye cevap verdi.
İLİM VE BAŞARI
Dikkat edilmesi gereken bir başka konu daha vardır, oda şu ki, imanın büyük bir sermaye olduğu doğrudur. Ancak bu sermayeden yararlanmak da diğer sermayeler gibi ilim ve başarı ister. Belki insan gerektiği gibi yararlanamayabilir. Veya bundan farkında olmadan su istifade edebilir. Veya başka bir kimse insanın dinî duygularından su istifade edebilir. Bu kendi başına geniş bir konudur ki başka bir yerde tafsilatı ile anlatacağız.